Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel

Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel

Türkiye ipten düşerse!..

İp cambazlığı aşağıda bir güvenlik ağı gerektirir, kaza durumunda cambazın ölmemesi için. Türkiye'nin altında düşerse onu yere çakılmaktan koruyacak bir emniyet ağı var mı?

 

Rahmetli anneannem ummiydi. Evi çekip çevirdikten, arastada dokumacılık esnaflığı yaptıktan sonra yaşlandı. Doğum tarihini bilmediğimiz için yaşını tahmin ediyorduk. Öldüğünde 90'ı geçmişti. Köşesinde oturup, pırıl pırıl zekası ve zihni ile evdeki dünyanın onu ciddiye almadığını fark eder, kızdı mı beddua eder, aczini etkisiz dır dırla ifade ederdi. Ben de kendimi son yıllarında anneannemin durumuna düşmüş gibi algılıyorum.

 

Kendi kendime evde konuşmam burada birşeyler yazıp paylaşmaktan daha trajik bir acz ve yalnızlık olacağı için, hiçbir kıymet-i harbiyesi olmadığını bildiğim halde dönüp dönüp karşınıza çıkıyorum bu sayfada.

 

Türkiye 2014'ten sonra, AKP iktidarı ile birlikte NATO üyesi ve AB üyeliğini stratejik hedef olarak benimsemiş bir devlet olmaktan çıkacağına dair endişeleri hızla teyid eden gelişmelere sahne oldu. Bugün, özellikle Diyanet İşleri Başkanının elinde "kılıç" kullanarak yaptığı konuşmasından sonra, 1923, 1934 falan değil, 1718'den sonraki uluslararası ilişkiler paradigmasının reddedildiği bir yeni dönemi idrak etmiş oldu.

 

Ben yazarsam bunun okunacağı ve ülkemin korktuğum kırılmadan korunmasına yönelik olarak işe yarayacağı "saf" hayaline sahip değilim. Sadece elimden buraya yazmaktan başka bir şey gelmediği için yazıyorum. Belki başı şiddetle ağrıyan birinin ilaç alması gibi benim için bu faaliyetim.

 

Osmanlı Devletinde 1451-1718 arasında, İslami hilafetçi devlet tasarımının kurumsallaşmasıyla, bir sürü farklı İslami hanedanın adıyla anılan İmparatorluklar, devletlerde aşağıdaki ifade ile özetlenebilecek "Müslüman olanların olmayanlarla ilişkisinin ana düzeni" geleneği sürdü. İslami hükümdarın-devletin meşruiyeti İslamiyeti dünyaya yayması, kendi hükümdarlığında uygulamasıydı. Bu devlet, Müslüman olmayan bir hakimiyet altındaki başka bir ülkeyi, devleti İslama davet ederdi. İcabet edilmezse, ilke olarak bu devletin ordularını yener ülkesini fetih ederdi. Fethedilen ülkenin Müslüman olmayan ahalisi "ehl-i kitap" değilse ve Müslümanlığı kabul etmezlerse, buluğa ermiş erkekleri katledilir, kadınları ve erkek çocukları köle olarak alınır, kullanılır, satılırdı. Fethedilen ülkenin ahalisi "ehl-i kitap"sa ve galip gelen Müslüman hükümdara biat ederlerse, canları ve malları bağışlanır, kısıtlı varlık statüsüne sahip "dhimmi"ler olarak, bu kısıtlılıklarının temel işareti olan hayatta kalmayı hak etme vergisini, cizye'yi öderlerdi. Bu "dünya tasarımı"nda, Müslüman bir hükümdarın, devletinin, ordusunun Müslüman olmayan "dışarıdaki dünya" ile ilişkisinin "normal modalitesi" savaştı. İlişkinin temel varsayımı, devletler arası ilişkilerde Müslüman olmayan devlet-hükümdarlık yenilinceye kadar bunun varlığına tahammül edilmesi ala asıl hedefin asla unutulmamasıydı. Pratikte İspanya'da, Anadolu'da, Balkanlar'da Müslüman hükümdarlıklar Müslüman olmayan hükümdarlıklarla yüz yıllar boyu uzun süre dünyada yan yana yaşadılar. Bu sahalarda karşılarındaki Hristiyan siyasi güçlerin dünya görüşü de aynı olduğu için, karşılıklı olarak hedef savaştı. 

 

Avrupa tarihinde Hristiyanlar arasında din farkından ötürü savaş hali, protestanlığın ortaya çıkmasından sonra Hristiyanlığın bir iç meselesi haline geldi. Hanedanlar arası rekabet ve savaşlar reformasyon hareketlerinden sonra, mezhepler arası savaşlarla iç içe geçti. Yüzlerce yıl milyonlarca Avrupalı farklı hanedanlar ve mezhepler adına birbirini boğazladı. 

 

Avrupa ve dünya tarihinde dinleri, dilleri, hakim hanedanların etnik ve mezhepleri farklı devletlerin aralarındaki ilişkilerin, esasta "savaş hali" değil "barış hali" olduğu, olması gerektiğine dair büyük dönüşüm Westfalya Barışı Anlaşmasıdır (1948). Bu yeni tasarım aralarında halkların ve hanedan sülalelerinin etnik ve dini veya iktisadi çıkar farklarına rağmen, devletlerin "milletler konseri", yani "milletler uyumluluğu" ilkesini ideal norm olarak görüyor, gösteriyordu.

 

Osmanlı Saray Kurumu, 1683-1718 arasındaki büyük askeri mağlubiyetler, alınması yüzyıllar sürmüş arazilerin bir iki yıl içinde kaybedilmesi, para sisteminin çökmesi, hazinenin iflas etmesi, önüne gelenin önüne geleni öldürdüğü malını yağmaladığı bir anarşi ortamını engellemesi gereken ordu kadrolarının kurumsallaşmış eşkiyalık çetelerine dönüşmesinden Osmanlı nizam-ı alem tasarımını sorumlu tuttu. 1718'de Üçüncü Ahmet'in padişahlığı döneminde, Avrupa'nın karşısında yok olmamak için Avprulalıların, onlara Osmanla kurumları, nizam-ı alemi karşısında üstünlük sağlayan farklarını tespit ve taklit etmek projesi, düşünülüp tartışılıp başlatıldı. Atatürk, Mithat Paşa, hatta Abdulhamid, Abdulaziz, İkinci Mahmud, Üçüncü Selim vesaire vesaire bu projenin sahipleri ve inşaatçılarıydı. Bunun sonucunda, çelişkili bir dualite, ya da şizofrenik çoklu kişilikli bir siyasi kültür ve tarihi tecrübe ortaya çıktı.

 

Bugün elinde Kılıç konuşmasını yapan Diyanet İşleri Başkanı, aslında barışçı bir çoğulculuktan yana imiş gibi süslemeler taşısa da, kılıçla şunu söylüyordu "alem-i küfür"e. Bize karşı çıkarsanız bu kılıçla sizi yeneriz. Eğer bu kılıcı size karşı kullanmamızı istemiyorsanız bizimle bizim akidemize göre ilişki kurmak zorundasınız.

 

Türkiye fiilen NATO üyesi değilmiş gibi karşılıklı olarak etkileştiği bir uluslararası ilişkiler, çatışmalar, gerilimler dünyasının içine denize atlar gibi atlamıştır. Avrupa siyaset, hukuk, kültür, insan-toplum-devlet ilişkileri sisteminin içinde yer almasını istediğimiz Türkiye projesi, önce Marksist güya anti-emperyalistler sonra İslamcı Müslüman Batı karşıtı mücahitler eliyle yırtılmış, çöpe atılmıştır.

 

Osmanlı devleti 1832-1833 ten sonra dünya ile ilişkilerinde bir başka şizofrenik çift kişilikliliğin etkili olduğu bir döneme girmiştir. Mora İsyanı sonucunda Yunanistan bağımsızlığını kazandı. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa'nın kumanda ettiği orduları ile Anadoluyu istila etti. Kütahya'da son Osmanlı Ordusu bozguna uğradı. İkinci Mahmud Osmanlı hanedanını, "denize düşen yılana sarılır" diyerek Ruslarda yardım istedi. Rus donanması Büyükdere’ye geldi. Rusların Akdeniz’e inmesinden endişe duyan İngiltere ve Fransa devletleri  araya girdiler. Bu tarihten sonra Osmanlı devleti, bir yanda Mustafa Reşit, Ali, Fuad Paşalarla hatırladığımız Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet reformları, öte yanda Osmanlı Devletinin Parçalanıp bölüşülmesi konusunda anlaşamayan İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya, Almanya devletlerinin aralarındaki çıkar çatışmalarını ustaca birbirine karşı kullanan bir denge politikası ile Birinci Dünya Savaşına kadar geldi. Maliyesini kaptırmış, gümrük egemenliğini kaptırmış, içeride her Avrupa devletinin kendi posta teşkilatını çalıştırdığı, başta Fransız Tütün Rejisi olmak üzere imtiyazlı şirketlerin ekonomiyi sürüklediği bir yarı sömürge haline gelerek.

 

Yıl 2011. Türkiye Devleti Amerika, Almanya, Fransa, Rusya, İran devletleri ile kah hasmane kah anlaşma arayan sıcak ilişkilerle, gene denge oyunları ile bölgede dikkate alınması gereken güç olduğu iddiasını sergiliyor. İçeride 1728'den sonraki reform paradigmasını "büyük bühtan", "aslını inkar eden ihanet" olarak gören bir ideoloji iktidarda. Türkiye, de facto açık ekonomi. 1980'lerden bu yana ulusal parası konvertıbıl, finans piyasaları açık, geçen yıl 52 milyon turistin gelip 35 milyar dolar harcama yaptığı bir ekonomi var Türkiye'de. Bu ekonomi son birkaç yıldır iktisat politikası bilgileri teknikleri ile dalga geçen bir "biz yaptık olur"uzcu yaklaşımla yönetiliyor. Yaklaşan seçimlerde büyük bir mağlubiyete uğramak istemeyen Saray iktidarı doları, net rezervleri eksi yani net olarak dünyaya borçlu olduğu bir konjonktürde borç aldığı taze para ile idare edebildiği kadar baskı altında tutup durumu idare etmeye çalışıyor.

 

Türkiye'de iktidar cami ve cemaat yapılarının sosyolojik güç süreçleri ile bir sonraki seçimlerde ayakta kalmaya çalışıyor.

 

Ayasofya'nın tekrar cami haline dönüştürülmesi bizi yanıltmasın. Bu bir gündem değiştirme. Siyaset sosyolojisi oyunu. Asıl önemli olan soru, sorun şu. Uluslararası ilişkiler sistemini, 8 milyarlık ciddi sorunları olan insanlığın gündemindeki bin bir meseleyi, hakkı yenen itibarsızlaştırılan İslam dünyası adına "cehd" söylemi, elinde kılıçla minbere çıkan Diyanet İşleri Başkanının dinden çok siyaset konuştuğu söylemi, Türkiye'nin denge politikasında ne işe yarayacak. 

 

Ben korkuyorum arkadaşlar. Yaşım 79 bitti 80’i sürdüğüm bir yaş. Kendim için korkuyorum mu evet. De asıl Türkiye'nin kaza yapmasına tanık olacağız diye korkuyorum. 

 

İp cambazlığı aşağıda bir güvenlik ağı gerektirir, kaza durumunda cambazın ölmemesi için. Türkiye'nin altında düşerse onu yere çakılmaktan koruyacak bir emniyet ağı var mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar