TARİKAT-LİYAKAT

Yıl 1982’ydi, 9 Eylül Üniversitesi Bornova Kampüsü’nde öğrenciliğimin ilk veya ikinci günüydü…

 

Kampüs içinde  küçük bir  kantin vardı. Yeni tanıştığım iki arkadaşım ile çay almak için kantine girdik…

 

Kantinden içeri girer girmez, kantin çalışanlardan 50 yaşlarındaki adam,  aceleyle iş önlüğünü çıkardı, telaşla tezgahın arkasından fırlayarak yanımıza geldi, arkadaşımızın eline sarıldı. Ben ne olduğunu anlayamamıştım… Arkadaşım, “olmaz, olmaz!” deyip, adamın iki avucunun içine aldığı ve öpmeye çalıştığı elini adamdan kurtarmak için uğraşıyordu… Adam arkadaşımızın direnmesine rağmen elini defalarca öpmeyi başarmıştı ama arkadaşımız da utancından kıpkırmızı kesilmişti… Çayını içmeden, hatta “Allahaısmarladık” bile demeden, çıkıp gitti.  

 

Olayı orada bulunanlarla birlikte hayretle seyrettik, yaşlı birinin çocuk yaşta sayılabilecek genç arkadaşımızın ısrarla elini öpmesine hepimiz şaşırdık kaldık… 

 

Olaydan sonra (zaten yeni tanıştığımız) arkadaşımız okulu bıraktı; sonrasında  ne gören oldu ne de duyan!

 

Daha önce kitaplardan okumuş, Doğu’da görev yapanlardan dinlemiştim ama, tarikat gerçeğiyle ilk defa karşılaşıyordum…

 

Bu olayı uzun süre arkadaş ortamlarında tartıştık… Tarikat, cemaat, şeyhlik, şıhlık gibi oluşumların Doğu’ya, dolayısıyla feodal yapıya ait arkaik kurumlar olduğunu, feodal yapının tasfiye edilmesiyle birlikte bunların da azalarak kendiliğinden yok olacakları görüşünde uzlaştık…

 

Aradan yıllar geçti, vardığımız son durum gösteriyor ki, görüşlerimizde dramatik bir şekilde yanılmışız

 

Son olarak “Uşşaki Tarikatı” liderinin 12 yaşındaki çocuğa cinsel saldırısı, tarikat cemaat gerçeğini bir kez daha tokat gibi yüzümüze çarptı….

 

Bu kaçıncı vakaydı? Tarikat yurtlarında (erkek-kız) çocuklara tecavüz, çocuk istismarları haberleri neredeyse sıradanlaştı…

Bir de cemaatlerin kapalı, denetimden uzak oluşları ve müritleri üzerinde oluşturdukları baskı sayesinde sesini çıkaramayanlar, gün yüzüne çıkmayan vakalar olmalı ki, bunları bilemiyoruz…

Anadolu’da İslamın yayılmasında, birlik ve beraberliğin sağlanmasında  önemli roller üstlenmiş ve  “Bir lokma bir hırka”, “Komşun açken tok yatma” şiarıyla, dünya nimetlerinden yararlanmadan ziyade “Allah’a ulaşma” felsefesiyle oluşan tarikatların, günümüzde bu işlevlerini kaybedip, daha çok mal, daha çok para, daha çok  mülk ve siyasi nüfuz kazanma aracına dönüştüğünü görüyoruz…

 

Son yıllarda iyice kontrolden çıkmış, kapalı devre tarikat cemaat yapılanmalarının nedenlerini, doğurduğu olumsuz sonuçları sorgulamayı şimdilik bir kenara koyarak, izninizle tarikat-liyakat ilişkisine değinmek istiyorum…

 

12 yaşındaki çocuğa cinsel taciz olayından sonra, Uşşaki Tarikatı müritleri liderlerinin tutuklanmasını hükümetin kendilerine bir vefasızlığı gibi değerlendirdiler, “Bizden polis yapmak için dindar, imanlı gençler göndermemizi istemiştiniz, biz de sizin bu isteğinizi geri çevirmemiştik” dediler…

 

Yukarıdaki sözleri bir yerlerden hatırlıyor olmalısınız…

 

Erdoğan da, Fethullah Gülen cemaati mensuplarının devlet kadrolarına yerleştirilmesini, “Alnı secdeye değenleri işe aldık” diyerek savunmuştu…

 

İşe insan almada bilgi, birikim, işe yatkınlık yani kısaca liyakat değil de “alnın secdeye değmesi” referans alınıyordu…

 

Fetö mensuplarının devlet kadrolarına liyakatlerinin değil de dindarlıklarının gözetilerek yerleştirilmesinin sonucunu, 15 Temmuz’da hep beraber yaşayarak gördük…

 

Uşşaki Tarikatı müridinin itirafından da anlaşılacağı gibi, bizi yönetenler bu durumdan hiçbir ders çıkarmamış gibi görünüyor…

 

Üç partili Ecevit hükümeti çok eleştirilse bile; başarılı işler de yaptı...

 

Bunlardan biri Kamu Personeli Seçme Sınavı’ydı(KPSS).

 

Devlet memuru olmak isteyenler, artık siyasetçiden, milletvekillerinden hatırı sayılır kişilerden, tarikatlardan, cemaatlerden torpil istemeyecekti...

 

Adaylar eşit şartlarda yarışacakları bir sınava tabi tutulacaktı...

 

Bu görev de, o zamana kadar hiçbir şaibesi olmayan, herkesin güvendiği  Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Kurumuna, ÖSYM'ye verilmişti...

 

Herkes hakkına razı olacak, sınavı kazanan devlet memuru olacaktı...

 

Bu şekilde her türlü torpil, adam kayırmacılık, şaibe ortadan kalkacağı gibi,

devlette liyakat esas olacaktı...

 

Ne yazık ki, AKP'nin sayesinde KPSS de dejenere edildi...

 

KPSS’den yüksek puan alanların mülakatta elenmeleri, soruların çalınması gibi yaşanan olumsuzluklar sonucu, insanlar tarikat ve cemaatlerden referans arama yollarına başvurdu… 

 

Devlete işi layıkıyla yapacak personel alma yerine, eşi, dostu, akrabayı, yandaşı istihdam etme yoluna gidildi...

 

Eşini, damadını, gelinini usulsüz sınavlarla akademik kadroya alan rektörler, kurumunu akrabalarıyla dolduran belediye başkanları, bakanlıkları aralarında paylaşmış cemaatler; bu yozlaşmışlığın birer ürünüydü…

 

Tanınmış siyasetçilerden biri televizyonda utanmadan, nepotizmi (akraba kayırmacılığı); Kuran’dan ayet okuyarak savunuyordu…

 

Sonuçta bozulma, yozlaşma ve öyle bir noktaya geldi ki;

 

"AKP'li meclis üyesi Ayşe'nin kocası Abdulrezzak” diye kartvizit bastıranları bile gördük…

 

Ne kadar acıdır ki, görünürde dürüst, ahlaklı, nefsine hakim, kamil insan yetiştirme amaçla oluşan bu cemaatlerden, göz göre göre yapılan bu haksızlıklara bir karşı çıkış, bir baş kaldırış, bir itiraz bile gelmedi… 

Hepimizin çevresinde devlet memuru olmak için çaba sarf eden, çalışan, para verip dershanelere giden gençler var.

 

İnsan üzülüyor...

 

Yazık değil mi bu gençlere?...

 

SİTEM!

 

Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de yüzlerce “merdiven altı” diye tabir edilen sahte şeyh  ve tarikat, bunların da yaklaşık 3 milyon müridi varmış

 

Neredeyse her mahallede, her köyde bir camimiz, bir Kuran kursumuz var…

7-8 bakanlıktan daha fazla bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığımız var…

Diyanetin atadığı ve bu işlerin ilmini yapmış imamlarımız, hocalarımız, müftülerimiz var…

Diyaneti güvenilmez buldun diyelim…

Kuran’ı çocuk yaşta ezberlemiş, Arapçayı anadili gibi öğrenmiş, İslamın bütün kaynaklarını didik didik edip incelemiş, İslam hakkında ciltlerce kitap yazmış, öğrenciler yetiştirmiş (Yaşar Nuri Öztürk gibi) din adamlarına da inanıp, güvenmiyorsun…

Gidiyorsun ilkokul düzeyinde bile eğitimi olmayan, ne olduğu, kim olduğu belirsiz (Fethullah Gülen gibi, Fatih Nurullah gibi) insanlara inanıyor, peşine takılıyorsun…

Ne diyeyim?

Nazım Hikmet’in dediği gibi:

“demeye dilim varmıyor ama,

Kabahatin çoğu sende kardeşim..”

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum