SUSMUŞLAR

Lise 1 ya da lise 2. Sınıf Öğrencisiyim. Sınıf Öğretmeni “sınıf temsilcinizi” seçin dedi .

Tahtaya beş altı kişinin ismini yazdılar. Birisi de bendim.

Oylamada oy çokluğu ile Sınıf Başkanı seçildim.

Sınıfın düzeninden sorumlu, sınıf adına rapor veren, öğretmen ve müdürle arası iyi olan ve onlara sınıfta ki arkadaşlarını raporlayan olduk.

Sınıfta aşırı gürültünün olduğu bir gün.   Milli Güvenlik öğretmenini  beklerken sınıf adeta  dikenlerini çıkarıp birbirine batıran güller misali bağırış ve gürültüyle inliyordu. Bende bu gürültüden sorumlu tutulmamak için, tahtaya sınıfın düzenini bozan dört, beş arkadaşımın ismini yazdım. Bir de çok sevdiğim arkadaşım Murat’ın ismini yazdım. Hoca sınıfa girdi. İsimleri okudu. Ayağa kalkmalarını istedi. Teker teker azarladıktan sonra, ceza verdi.

Cezası biten Murat, parmak kaldırıp bir şey söylemek istediğini söyledi. Öğretmen evet dinliyoruz deyince, Murat:

“ Havva’yı Başkanlık görevinden alın, çünkü güvendiğim ve sevdiğim arkadaşımla aram açılacak. Ya da seçtiğimiz arkadaşımıza, hesap soracağım” dedi.

Evet seçenin hesap sorma, seçilenin hesap verme günleri artık çok gerilerde kaldı.

Ben siyaseten de “başkan” oldum da ama her nedense, yine hesap veren oldum, hesap sormaya kalkınca da beni sistemin dışına ittiler.

Bize ait olmak için, sahibine biat dediler.

Kör ol dediler ki, beklentisi olanları da görme dediler.

Çünkü her şey çıkar için eğer konuşursan üstünü çizeriz. Sözümüzü kestirmeyiz dediler. Hep dediler ama hiç dinlemediler.

Hayatımızın her döneminde hesap verme yekûnunun altını çizdiğimizde epey kabarık bir toplam çıkar. Anneye, babaya, ağabeye, eşe, patrona, çocuğa, arkadaşa, dosta herkes hesap sorar duru. Nerde kaldın, niye yemedin, neden gelmedin, nereye gidiyorsun, sen kimsin… vs.

Bu hesap verme işi insanın omzuna hep yük olmuştur. Keşke olmasaydı diyeceğimiz kendimizle, hesaplaşmalarımız sayfaları doldurur.

Bugünlerde hesabı yediğim restoran dışında, aslında pek kimseye vermiyorum.

Çünkü verilecek hesabım yok. Şükürler olsun.

Ben hesabımı vicdanımla görüyorum.  Vicdanım rahat olduğu zamanda sorun yok.  Gerçi bu kadar umursamaz, rahat ve pişkin insanın olduğu bir sistemde neyin hesabını kime sorabilirsin ki?

Bugünlerde seçilmişlere hesap sormak, ancak kel kaldıktan sonra eline sıkıştırılan tarak misali gibi. Yani İş işten geçtikten sonra neye yarar ki tarak?

Kel başı şimşir tarakla tarayanın, çok olduğu ülkemde durum bu kadar vahimken, sen nasıl bu kadar gösterişli işlerle meşgulsün diyen yok. Diyemez de zaten. Ne haddimize?

O yüzden anlaşılmak gibi bir derdim yok artık. Çünkü kimsenin bizi anlayıp, umursadığını düşünmüyorum.

Bizler bizi yok sayanların ülkesinde, onlara “neden böyle yaptın” diyememenin çelişkisiyle, gözünün üstünde kaşın var diye soramayan “susmuşlarız”.

Yanlış ve doğru arasında ki tüm sınırları belirleyen, ayar veren sadece seçtiklerimizdir.

İnsanlar suçlamayı seviyor. Merak ediyor. Kıskanıyor. Hesap soruyor.

Oysa ruhlarıyla ödemesi gereken hesapları kendi hayatları değil mi? Kim kimden hesap soruyor? Bir düşünelim. Haksız, haklıdan, zalim, mazlumdan. Güçlü, güçsüzden. Kötü, iyiden. Siyah, beyazdan. Yağmur, güneşten…

Ne güzel demiş Münir Üstün “Matematiği zayıf bunca insanın, menfaatlerini hatasız hesaplaması bana ilginç geliyor” …

Hesap dediğimiz, isteyene şartsız ve şurtsuz.

İsteyene Rabbena hep bana.

İsteyene helal, haram.

İsteyene kar…

Ya da keser döner sap döner; bir gün gelir hesap döner.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum