Yaşar Ramazanoğlu

Yaşar Ramazanoğlu

OY BENİM KIRIK SAZIM!

Küçüklüğümden beri saza ve türküye tutkunum. Her saz sesi duyduğumda, o ispendam ağacını, ondan yaptığım sazı ve o sazın başına gelenleri hatırlarım. Genç yaşlarımda bir saz kursuna gitmediğim için de daima kendimi suçlu saymışımdır. O çocuk yüreğimdeki saz acısı, nedense hep içimdedir.

Bu öykü, 1968 yılı yazında başlar.

Sızısı hâlâ yüreğimde.

O tarihte, henüz on dört yaşında, karnesindeki tek zayıf dersi olan Müzik'ten Ö.K.K. (Öğretmenler Kurulu Kararı) ile sınıf geçebilmiş bir ortaokul öğrencisiydim. Türkülere ve saza karşı duyduğum derin sevgi ve ilgiye rağmen bu çelişkiyi hiçbir zaman kabullenemedim. Branşı da müzik olmayan o öğretmeni hâlâ suçlarım.

Uzatmayayım, 1968 yazında Vakfıkebir'in Sinanlı Köyündeki ormanımızdan, kalın gövdesi 2 metre uzunluğunda ve dallarıyla 15 metre yüksekliğe kadar çıkmış bir ispendam (akağaç, akçaağaç) ağacını el hızarı ve balta ile ancak iki saatte kesip yere indirdim. Ağacın kalın gövdesine zarar vermeden itinayla dallarını kesip ayırdım. Önce gövdeyi bahçemizdeki seranderin altına taşıdım. Keser, murç ve keskiyi kullanarak gövdeyi oydum. Dışından da saatlerce rendeledim ve sazın teknesi ortaya çıktı. Bunu, kimseye göstermeden, kuruması için evin üstünde üç gün güneşe bıraktım. Seranderin altındaki kuru gürgen yarmaları arasından birini seçip rendeleyerek saza sap yaptım. Çarşıya indim, bir kutu vernik ile ağaç tutkalı ve fırça alıp köye döndüm.

İşimi ev halkından gizli yapıyordum. Çünkü bana kızacaklarını düşünüyordum. Nitekim böyle düşünmekte de haklı olduğumu sonunda bir kez daha anlamıştım.

Sazın teknesinin kuruduğuna kanaat getirdiğimde, bir kat daha rendeleyip incelterek hafiflettim. Fırçayı tutkala sürüp sapını tekneye monte ettim. Mengenem olmadığı için üstünden iple birkaç düğüm atarak sıkıştırdım. Bir gün sonra tutkal kurumuş, sap ile tekne kaynaşmıştı. Yeniden rendeleyip pürüzleri giderdim. Sapının ucuna, tellerin bağlanacağı parçacıklar için delikler açtım. Teknenin üzerine de hartama denilen ince tahtalardan birini kapak olarak tutkallayıp yapıştırdım, ince çivilerle çakıp kurumaya bıraktım. Ertesi gün bu iğreti çivileri koparıp bu kapağı bir daha rendeledim.

Saz ortaya çıkmıştı! Vernik kutulusunu açıp fırçayı daldırdım, sazımı bir güzel vernikledim. Birkaç saat sonra kurumuştu.

***

 

Telleri nasıl takacaktım? Düşündüm, taşındım, sonunda Trabzon'daki saz ustası Mehmet Hamzaoğlu aklıma geldi. Sazı bir beyaz torbanın içine koyup elime aldım ve köyden araba yoluna indim. Vasıta bulamayınca, 7 km'lik yolu bir buçuk saatte kat edip Vakfıkebir'e vardım. O zamanlar Vakfıkebir-Trabzon arasında daha ziyade kamyondan bozma otobüsler çalışıyordu. Yollar da daha çok stabilize idi, Bir buçuk saatte Trabzon'a vardım ve (Sağ ise Allah uzun ömürler versin, vefat etmişse Allah rahmet eylesin) saz ustası Mehmet Hamzaoğlu'nun dükkânına ulaştım. Sazı torbadan çıkardım.

- Usta buna tellerini takar mısın?

Mehmet Usta, sazı aldı, her tarafına dikkatle baktı.

-Takarım, dedi.

Sonra da sordu:

- Bunu kim yaptı?

- Niye sordun usta? Olmamış mı?

- Olmamış!

Ben mahcup mahcup:

- Ben yaptım, dedim.

- Sen mi yaptın? Sahi mi?

- Evet.

Usta bu sefer sözü değiştirdi:

- Sen yaptınsa olmuş, hem de çok güzel olmuş! Ben, bunun benim gibi bir usta elinden çıkmadığını söylemek istemiştim. Senin gibi bir çocuk yapmışsa, aferin, dedi.

Mehmet Usta sazın perdelerini ve tellerini taktı, akordunu yaptı ve çalmaya başladı!

Allah'ım, bu ne güzellikti! Benim yaptığım sazdan ne güzel sesler çıkıyordu.

Usta bana:

- Sen kışın bana gel, sana ücretsiz saz dersi vereyim, dedi.

Çok sevinmiştim. Sazı yeniden torbasına koyup aynı akşam köye döndüm. Hemen o akşam sazı alıp köyümüzde saz çalmasını çok iyi bilen ağabey dediğimiz Halim Çolakoğlu'nun evine gittim. O akşam beni "Fırat kenarında yüzer kayıklar" türküsü ile saz dersine başlattı.

Aradan bir hafta geçmişti ve ben dört beş türküyü daha çalabiliyordum.

Rahmetli babam köyde değildi. Ali Sait Ağabeyim durumu öğrenmişti. Sonunda annem de öğrendi ve bir şey söylemedi. Artık evin içinde, gizlemeden saz çalıyordum!

Ama kısa bir süre sonra rahmetli babam köye geldi, saz çaldığım sırada beni gördü. Rahmetli o vakitler henüz kırklı yaşlarda idi ve yaşlı zamanlarındaki yumuşak tavrı yoktu. Sert bir sesle sordu:

- Bu ne?

Ben sustum, cevap veremedim. Ne olduğunu görüyordu.

- Sen, dedi, hem müzikten zayıf alırsın, hem de saz çalarsın ha!

Sazı kaptığı gibi masanın kenarına vurdu. İçim "cız" etti. Sapı gövdesinden ayrılmış, telleri kopmuş ve tekne kapağı kırılmıştı.

Çok üzüldüm, fakat inat ettim ve sazın hiçbir parçasına bir daha yapışmadım. Artık köyde duramadım ve ertesi gün evden kaçıp tek başıma ve cebimde beş kuruşum olmadığı için yanımda duran hiçbir arabaya da binmeyerek o zamanlar Tonya İlçesine bağlı olan Çayırbağı Köyündeki bir komşunun yanına gittim. Oraya ancak yatsı vakti ulaşabilmiştim. Annem ve babam orada olduğumu öğrenince komşu ile ne konuştularsa, bana bir daha dokunmadılar.

Bir ay kadar sonra Çayırbağı'ndan köyümüze döndüğümde, benim sazın teknesini seranderin altında buldum. Fakat köpeğimiz bu teknede yalını yiyordu!

Öfkemi zor zaptettim, ancak bir daha saz satan dükkanların önünden geçmedim, geçemedim.

Saz çalmak isteği, içimde bir ukde olarak kalmıştır. Ne yazık ki, artık buna ne zamanım, ne zeminim müsait!

Şimdi sazı, sözü, türküyü seven iyi bir dinleyiciyim. Sanatçılar söylerken onlara eşlik etmeyi de severim.

Oy benim kırık sazım!

 

Önceki ve Sonraki Yazılar