CUMHURİYET NEDİR?

Herkes "cumhuriyetçi" ! Herkes "cumhuriyetçi" mi? İran'daki kanlı dini faşist rejimin sahipleri de rejimlerine "cumhuriyet" diyorlar. Bu nominalism. Bir "şey"e ad koymak o şeyin varlık gerçekliğini değiştirmiyor. Türkiye'deki üniversitelerin büyük çoğunluğu nasıl ki üniversite değilse, "cumhuriyet" adı verilmiş siyasi sistem ve kültürlerin önemli bir kısmı da "cumhuriyet" değil. Kritik mesele şu. CUMHURİYET nedir. 1987’de yayınladığım bir makalemi arz ediyorum. Saygılarımla.

***

 

Cumhuriyetçilik, demokrasi ve Türkiye!

 

Parlamento Dergisi, Şubat 1987 sayısında yayınlanmıştır.

 

Bu sunuşta üç ana önerme ele alınacaktır:

 

i) “cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigma,  demokrasi paradigmasını gerektirir, ama ondan ibaret değildir, onu aşar”; 

ii)  “demokrasi paradigması eğer cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigmanın üzerinde durmuyorsa, bununla beslenmiyor ve desteklemiyorsa, yetersiz ve istikrarsızdır”;

iii) “Türkiye’deki çok partili demokrasi tecrübesinde, cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigmayla demokrasi arasındaki ilişkide ağırlık, giderek, cumhuriyetçi-hürriyetçi gelenek aleyhine, çıplak, şekli bir demokrasiden yana kaymıştır”. 

 

Cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigmayla demokrasi paradigması arasındaki farklılık, her ikisini ayrı ayrı tanımlamak ve karşılaştırmak yerine, bir üçüncü kategori olan ‘siyasi sorunsalın gündemi’ni ele alarak da belirginleştirilebilir. Siyasetin farklı eksenlerde sergilediği muhteva kesitleriyle, ‘siyasi sorunsalın gündemi nedir?’ sorusuna cevap aramak, cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigma ve programın, demokrasi paradigması ve programını niye ve nasıl aştığını görmemize yardımcı olur.

 

‘Siyasetin gündemini oluşturan mesele nedir?’ sorusuna birinci cevap, ‘kim yönetmeli?’ sorununun çözümlenmesidir diye verilebilir. Ki bu sorun, büyük ölçüde, ‘buyurma erkinin (iktidarının) meşruluğunun kaynağı nedir?’ sorunuyla çakışır.

 

Homo Sapiensler hep toplum halinde (state of society) yaşamışlardır. Bu nedenle insan ırkının yüz binlerce yıllık tarihinde, herhangi bir toplumsal örgünün olmadığı bir doğa halinde (state of nature) yaşama durumu hiç söz konusu olmamıştır. Ama avcı-toplayıcı, göçebe-otlatıcı kültürlerde ve neolitik tarım devrimini izleyen ilk bin yıllarda, bu örgü, belirgin bir siyasi iktidar yapısı oluşturmayacak kadar gevşek kalmıştır.

 

Siyasi sorunsalın ve örgütlenmenin belirginlik kazanması, tarım temelli şehir kültürleriyle başlamıştır. Ve ortaya çıkan bu yeni sorunsal yani devlet sorunsalı yaklaşık son altı bin yıldır insan kültürünün en önemli meselelerinden biri haline gelmiştir.

 

Toplum halini, bunun bir özel hali olarak siyasi topluma (political society) dönüştüren devlet, yani kurumlaşmış bir yönetme-buyurma süreci ise nadiren sadece zora dayanmıştır. Bu kurumlaşmış yönetme süreci, genellikle, hangi kültür söz konusu ise o kültürün parçası olan bir meşruiyet anlayışına dayanır. Bu anlayış değişmediği ve yönetenin buyurması, bunu meşru kılan belirli bir dünya görüşü anlayışından kaynaklanmanın dışına taşmıyor sanıldığı sürece, insanlar bu erke tabi olmaya rıza gösterirler. Cumhuriyetçi paradigma aşikardır ki zora dayanan kurumlaşmış yönetme süreçlerini dışlar. Ama kültürün bir parçası haline gelmiş her rıza kaynağı, her siyasi meşruiyet anlayışı cumhuriyetçi değildir.

 

Siyasi meşruiyet anlayışlarını, önce yönetenin yönetilenlerce seçilmiş olmasını gerektirip gerektirmediklerine göre ikiye ayırabiliriz. Yönetilenlerce seçilmediği halde yönetenin buyurma erkinin meşru sayıldığı kültürlerde, bu meşruiyet, mutlaka, yönetilenlerin ortak duyu (common sense) ve akıllarının ermediği, yetmediği sanılan aşkın-deneyüstü (transcendental) bir otorite kaynağıyla bağlantılıdır. Bu anlayışın en eski geleneği olan Mezopotamya-İran kültür alanında, yönetme erkinin belirli bir kişide bulunması ya da bir başkasına geçmesi, sadece Tanrı’nın hikmet, irade ve keyfini ilgilendirirdi. Yönetim erkinin yönetilenlerin tercihinden kaynaklanması gereği, bu anlam dünyasında anlamsızdı. Bu anlayış, yöneticinin kendisinin Tanrı sayıldığı uç halinde (mesela eski Mısır ve İnka kültürlerinde), ya da yöneticinin Tanrı’nın hikmetini bilme tekeline sahip olduğuna inanılan örnekleriyle (mesela Katolik kilisesi ve İmamcı Şii geleneğinde), insanlık tarihinde sık rastlanılan bir anlayıştır. Platonik ve Marksist versiyonlarıyla, yönetme erkinin, aşkın-deneyüstü olduğu sanılan bilginin bir kişi ya da grubun tekelinde olduğu inancından kaynaklanan la-dini (a-religious) siyasi meşruiyet anlayışları da, seçim gerektirmeyen siyasi meşruiyet ve yönetilmeye razı olma anlayışları geleneğinin içinde kalır.

***

 

Cumhuriyetçi geleneğin, yönetenin yönetilenlerce seçilmesini gerektirmeyen, yönetilmeye razı olma anlayışlarını da dışladığı açıktır. Ama cumhuriyetçi paradigma, yönetenin yönetilenlerce seçilmesine bağlı bir meşruiyet anlayışını gerektirirse de, yönetenin yönetilenlerce seçildiği her meşruiyet kültürü, zorunlu olarak cumhuriyetçi değildir. Cumhuriyetçi paradigmanın diğer üç gerekli koşulu:

 

i) siyasi toplumu ya da toplum halinde yaşayan insanların siyasi ilişkilerini ilgilendiren normların varlık statüsünün aşkın yani deney ve akıl üstü olmaması,

ii) bununla bağlantılı olarak, birey ölçeğinde insanın özel kişiliği ve ilişkilerinin siyasetin kapsamı dışında kalması ve 

iii) siyasi gündemin belirli bir etik (ahlaki), estetik ve epistemik programı da içermesidir.

 

Siyasetin gündemini oluşturan temel meselelerden biri de, toplum halinde yaşayan insanların siyasi ilişkilerinin tabi olacağı normların, yönetme erkine vücut veren uyulması gereken kuralların varlık statüsü, belirlenme şekli ve içeriğidir. Normlar kümesinin varlık statüsü ile belirlenme şekli, büyük ölçüde iç içe geçer. Varlık statüsü ve belirlenme şekli hakkındaki temel kabullerin özellikleri normların içeriğini de etkiler.

 

Cumhuriyetçi paradigmanın kurucu özelliklerinden biri, tek tek her insanın, siyasetin konusu dışında kalan bir özel kişiliğe sahip olduğu, özel kişiler (private persons) arasındaki birçok ilişkinin de, siyaseti ilgilendirmediği aksiyomudur.  Ki bu, birçok başka dünya görüşünün reddettiği bir aksiyomdur. Bazı dinlerin bazı yorumlarında ve Marksist-Leninist ihtilalci gelenekte, birey olarak insanın, sosyal aidiyeti, kendi dışında belirlenmiş toplumsal rolleri ve var olduğu sanılan transandantel görevinden bağımsız bir özel kişiliği olmayacağı öne sürülmüştür. Bu nedenle, bu bakış açılarında insan yaşamının her yönü, her insan ilişkisi siyasidir ya da siyasi öneme sahiptir. Ya da, en azından, siyasi yaptırımlarla desteklenen sosyal normlara tabidir. Buna karşılık, eski Helen kültürünün kişinin bazı özel temel hakları olduğu anlayışına kadar geri götürülebilecek olan ve asıl gücünü, Rönesans’ın Aydınlanma Çağı’ndan itibaren, birey ölçeğinde insan varlığının herhangi bir etik sistem için en üst moral değer olarak görülmesinden alan cumhuriyetçi paradigma, insan hayatı ve kültürünün bütününü bir siyasi mesele gibi gören her türlü totaliter bakış açısını dışlar. Cumhuriyetçilik, totaliter bir insan-toplum-siyaset anlayışına yol açan, insanın var oluşunu, Tanrı’ya hizmet görevi gibi akıl ve deney üstü transandantel bir amaçlılıkla açıklayan hiçbir bakış açısıyla uzlaşamaz.

 

Cumhuriyetçi paradigmada, yönetme erkine vücut veren uyulması gereken normların varlık statüsü insan-üstü değildir. Bu kurallar, müzik, mimari, edebiyat gibidir. İnsanlarca üretilen beşeri kültürün bir parçasıdır. Üstelik, cumhuriyetçi bakış açısı, siyasi toplumu oluşturan kurallar kümesinin, ‘Tanrı’nın buyruğu’ ya da ‘Tarih’in hareket yasaları’ gibi, insanların ortak duyu, deney ve akıllarının dışında kalan bir varlık statüsüne sahip olabileceğini reddeder. Cumhuriyetçi paradigma dinsizliği ya da ladini metafiziksizliği gerektirmez. Ama dini ya da ladini metafizik inançları, birey olarak insanların kabul ya da reddedebilecekleri, özel kişiliğe ait bir tercih sorunu olarak görür.

 

Yönetme erkini meşru kılan bütün siyasi normlar, makul, anlamlı, kabul edilebilir, savunulabilir olup olmadıkları açısından, ortak insan duyusu, deneyimi ve aklının eleştiri süzgecine tabidir. Varlık statüsü deney-üstü olan hiçbir siyasi kural olamayacağı için hiçbir kural eleştirici insan aklının denetiminin dışında tutulamaz. Eleştirici insan aklının denetimi dışında kalan siyasi kural olabileceği inancı, cumhuriyetçi paradigmaya tamamen aykırı bir inançtır.

***

 

İnsanların akıllarını ve deneyimlerini kullanarak, müzakere, münazara ve mücadele yoluyla ürettikleri ve üstünde, anlamlı bir ölçüde, rıza birliği (consensus) oluşturdukları siyasi normlara göre yönetme erkinin delege edildiği, seçimle belirlenmiş ve seçimle değiştirilebilir bir iktidar kurumu, cumhuriyetçi geleneğin sivil  hükümetidir (civil government).

 

‘Sivil hükümetin işlevi nedir?’ ya da, ‘sivil hükümetin varlığında siyasetin gündemini oluşturan mesele nedir?’ sorusu bizi, cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigmayla demokrasi paradigması arasındaki farkı yakalamaya daha da yaklaştırmış olur.

 

Bu soruya verilebilecek cevaplardan biri, ‘sivil hükümetin işlevi, sosyal mühendislik gerektiren sorunları çözmek, buna yönelik önlemler almak, eksiklikleri gidermektir’ olabilir. Bu mühendislik anlamında siyasi sorunların başında, hem birey ve aile hem de toplumsal yaşam ölçeğinde kıtlık sorununu hafifletmek ihtiyacı gelir. Kişi başına düşen mal ve hizmet tüketimini artırmak, insanlarımızın eğitimi için öğretmen ve okul, tedavisi için hekim ve hastane sayısını çoğaltmak, şehirlerimizin ve köylerimizin suyunu sağlamak, kirli hava gibi bir arada yaşamanın getirdiği olumsuz fiziki sonuçlara karşı bir şeyler yapmak... Bunların hepsi siyasi gündemin mühendislik anlamında çözüm gerektiren sorunlarıdır. İç ve dış zorbalığın durdurulması ve dar anlamda adalet ihtiyacının, yani kişi ve grupların zorbalığından ya da kişiler arasındaki özel uyuşmazlıklardan kaynaklanan adalet ihtiyacının karşılanması da sivil hükümetin sosyal mühendislik anlamındaki işlev alanına giren sorunlardır.

 

Siyasetin, çözümü için mühendislik-vari yaklaşım ve çare gerektiren bu sorunlarının bazı ortak özellikleri vardır. Bunlar insanın hazlarını artırmaya, bedeni-fiziki mahrumiyetlerini azaltmaya yönelik amaçlar ima eder. Açlığın ve hastalığın giderilmesi gibi amaçlar insanın fiziki varlığıyla doğrudan ilişkili oldukları için temel amaçlardır. Herhangi bir siyasi sistemin kabul edilebilirlilik koşullarının başında elbette ki bu temel amaçların gerçekleştirilmesi gelir. Ama bu amaçlar insanı diğer canlılardan farklı kılan özellikleriyle ilişkili değildir. İnsanın herhangi bir canlı olmayı aşan, yücelme ve yaratma serüveninin imkanı da elbette ki bu temel ve bu anlamda ilk-el (primary) gereksinmelerin karşılanmasıyla birlikte başlar. Ama bu temel gereksinmelerin karşılanması insanın yücelme serüvenine kendiliğinden yol açmaz. Üstelik, tarihte bir çok kez olduğu gibi hipotetik olarak da, cumhuriyetçi paradigmadan çok uzak başka toplumsal-kültürel-siyasi paradigmalar da, insanların beslenme ve sağlık bakımı gibi temel gereksinmelerinin giderilmesinde, sosyal mühendislik anlamında başarılı çözümler sağlayabilir. Bu gereksinmeleri demokratik bir hükümet yerine getirebileceği gibi, paternalist-totaliter  bir hükümet de yerine getirebilir.

 

Bunun içindir ki, bir sivil hükümetin işlevleri arasında aklımıza ilk gelen ve sosyal mühendislik hizmetlerini örgütlemek ve üretmek diyebileceğimiz bu işlev, ahlaki ve estetik değerler açısından yansız, bu anlamda herhangi bir ahlak ve estetik üslubu açısından içeriği belli olmayan bir işlevdir. Ve tek başına kaldığında, siyasetin, büyük ölçüde bir mekanik araç olarak algılanması, tasarlanmasına yol açar. Tek başına ele alındığında, felsefi sapması, genellikle faydacılık (utilitarianism), faydacılığı besleyen bir araççılık (instrumentalism) ve hazcılık (hedonism) yönündedir.

 

Cumhuriyetçi, sivil hükümetçi siyaset paradigmasını herhangi bir siyasi paradigmadan farklı ve bir cumhuriyetçiyi öteki paradigmaları taşıyanlardan üstün kılan şey, bu paradigmanın siyasete ahlaki, estetik ve epistemik bir amaçlılık, bir görev içeriği yüklemesidir. Cumhuriyetçi-hürriyetçi geleneği, biçimsel demokrasi sorunsalıyla sınırlı kalmış bir anlayışa göre daha büyük, daha üstte kalan bir muhtevayla donatan, işte siyasi sorunsalın bu üçüncü düzeyi, felsefi düzeyidir.

 

Cumhuriyetçi görüşün felsefi platformda iki önermesi vardır. Bunlardan biri, birey olarak insanın etik (ahlaki), estetik (güzellikle ilgili) ve epistemik (doğru bilgi anlamında hakikatle ilgili) amaçlara sahip olması ve bu alanlardaki üretimiyle, diğer canlılarla paylaştığı anima’sını aşması, yücelmesinin mümkün ve iyi olduğudur. Hayatında etik, estetik ve epistemik bir arayış ve üretim programı da olan insan moral bir kişidir (moral person). Birey olarak insanın moral bir kişiliğe sahip olmayı istemesi, bunun için gayret etmesi iyidir. İkinci önerme ise, cumhuriyetin en üst işlevinin, hür (temel haklara ve özel hayata sahip) yurttaşların, bu üç eksen üstünde bireysel kişilik ve toplumsal kültür üretmelerine imkan veren ve haklılığı etik, estetik ve epistemik gerekçelerle savunulan iyi düzenli adil bir toplumsal ve siyasi ilişkiler sistemini kurmalarının iyi olduğudur.

 

Birey olarak insanın ve bireyleri toplumsallaştıran kültürleri ile insan gruplarının belirgin bir etik, estetik ve epistemik yücelme programıyla yaşaması biyolojik olarak gerekli değildir. Tarihte ve hipotetik olarak görüleceği gibi, bireyler de, insan grupları da, daha çok insanın animası düzeyinde kalarak yaşıyabilirler. Ama cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigmaya göre, insanın varoluşsal (existential) konumunun, ölümlülüğüne rağmen ona verdiği fırsatları kullanmasına yol açan tek yaşama programı, böyle bir etik, estetik ve epistemik üretim amacıyla yüklü olan yaşama programıdır. Cumhuriyetçi-hürriyetçi görüşe göre, insan yaşamındaki nihaî iyi (the good), böyle bir üretim amacına sahip olarak yaşamaktır. Cumhuriyetçi-hürriyetçi görüşün erdem (fazilet) anlayışı budur. Ve birey olarak insan isterse bu iyiyi seçebilir. Ona böyle bir seçimi yapabilme potansiyelini veren, kendi öznelliği de dahil olmak üzere, geriye dönüp insan durumuna bakabilmesi (moral reflection) ve biyolojik donanımı arasında var olan, akli, vicdani ve estetik duyarlılık yetileridir. İnsan bu yetilerini kullanırsa ve kullanmayı geliştirirse, kendini, içinde yaşadığı toplumu ve kültürü, başka insanları, toplumları ve kültürleri değerlendirebilir, yargılayabilir ve iyileştirmeyi isteyebilir. Etik, estetik ve epistemik eksenlerde, kendi kişiliğini ve kültürünü üretmeye yönelmesi, bu yargılama ve daha iyiyi isteyebilme imkanından kaynaklanır.

 

Cumhuriyetçi görüşte sivil hükümetin en üst işlevi, birey olarak insanların bu iyiyi seçmelerinin toplumsal koşullarını sağlamaktadır. Bu görüşün sahip olduğu en  üst siyasi inanç ya da aksiyom, bireylerin bu seçimi yapmalarının nihai kamusal iyi (the public good) olduğudur. Antikite ve Rönesans’taki aydınlanma düşüncesini birbirine ve her ikisini de günümüze bağlayan ortak inanç, aksiyom budur.

 

Cumhuriyetçi paradigmaya göre birey olarak insanlar bu iyiyi seçme şansını, ancak ve ancak bir sivil toplumun üyesi ve sivil hükümetin ortağı oldukları zaman elde edebilirler. Bu şansı kullanmaları da, büyük ölçüde, toplumlarının ve kültürlerinin, insanları erdemliliğe yönelik olarak yaşamaya teşvik ettiğine, siyasi düzenlerinin temelinde bir erdem arayışının bulunduğuna inanmalarıyla ilişkilidir. Birey olarak insanın erdemliliğe yönelik olarak yaşamayı anlamlı bulduğu toplumsal ortam ve siyasi düzen ise, geniş anlamda adaletin sağlandığı, iyi düzenli adil toplumdur (well ordered just society). Geniş anlamda adaletin öznesi, erdemlilik arayışıyla doğrudan bağlantılı bir hakkaniyet (fairness) sorunsalını da içerir. Devletin, sivil hükümetin en üst işlevi, iyi düzenli adil bir toplum için gerekli kamusal, toplumsal ilişkiler ve kurallar varlığını oluşturmaktadır.

***

 

Dar anlamda siyasi demokrasiyi yani yönetme erkinin seçilmişlerce ve insanlarca üretilmiş kurallara göre kullanılmasını istikrarlı kılan, böyle bir iyi düzenli adil topluma yönelik bir kültürel üretimin üstünde durması, ona dayanmasıdır. Birey olarak insanların içinde yaşadıkları toplumsal ve siyasi düzeni hakkaniyetli bulmadıkları ve bu nedenle beğenmedikleri, ona inanmadıkları bir ortamda, eğer bu düzen bireylerin serbest reaksiyonlarına imkan veren bir siyasal demokrasi ise, bu demokrasinin istikrarlı olması sağlanamaz. Çoğunluğun rızasına dayanan ve serbest seçimlerle değiştirilebilir bir hükümet etme mekanizması, eğer aşikar temel değer olarak, bireylerin etik, estetik ve epistemik yücelişlerini teşvik eden, hakkaniyet anlamında adil, iyi düzenli bir toplum kurma fikrine, programına yönelik değilse, bir demokrasi olduğu halde bir cumhuriyet değildir. Üstelik, sosyal mühendislik muhtevalı meseleler ne ölçüde başarıyla çözülürse çözülsün, çoğunluğun rızası, siyasi düzene inanma, onu adil yani hakkaniyetli bulmaya dayanmadığı için istikrarsızdır. Bu takdirde demokrasinin kendisi, demokrasiye imkan veren rıza birliğini her an bozabilecek tehlikelere karşı savunmasızdır. Demokrasinin bu savunmasızlığı nedeniyle, içerdiği çıplak hukuk düzeninin korunması ihtiyacı, sık sık zora dayanan yönetimlerin ortaya çıkması sonucunu, yani demokrasinin tahribini tahrik eder.

 

1946 sonrasında Türkiye’de siyasetin gündemini, çok büyük ölçüde, ‘seçilmiş olan çoğunluk desteğini korudukça yönetmeli’ ve ‘kıtlıktan kaynaklanan ve sosyal mühendislik gerektiren ihtiyaçlar karşılanmalı’ konuları belirlemiştir. Olması gerekenle ilgili tartışmaların çoğunluğu da, seçim sistemi meselelerinde olduğu gibi, daha çok, mekanik meseleler düzeyinde kalmıştır. Siyasetin cumhuriyetçi paradigma anlamındaki nihai amacı pek gündeme getirilmemiştir.

 

Demokratik olmayan siyasi önermelere, bu arada özellikle Marksist ya da dini siyasi düzen önermelerine karşı felsefi, fikri üstünlüğü olan, dar anlamda demokrasinin kendisi değil, üzerinde duracağı ve ancak bir parçasını oluşturduğu takdirde onu canlandıracak olan cumhuriyetçi-hürriyetçi paradigmadır.

 

Türkiye’de nüfusun 60 yılda 4 kat artması, bugün yılda % 3 oranında büyümeye devam etmesi, cumhuriyetçi felsefi ve fikri geleneklerin Türkiye’deki tarihi zayıflığı, demokrasi arayışları ve uygulamalarını, cumhuriyetçi amaçtan uzaklaştırmakta, daha çok popülist demagojiye doğru itmektedir.

 

1920’lerde, Atatürk ve arkadaşları, 1683-1923 arasındaki 250 yıllık tarihin acı tecrübesi ve birikiminin verdiği imkanla, Türkiye’de ciddi bir cumhuriyetçi programın temellerini atmışlardır. Bu programın sürdürülmesi şansı, bugünkü genç kuşakların, nüfus baskısına ve serbest düşünmeyi küçümseyen cari popüler kültüre rağmen, cumhuriyetçi geleneğin kurucu aksiyomlarını bulmalarına ve sevmelerine bağlıdır. Siyasi sorunsalın erdeme yönelik üstün amacının görülebilmesi için, felsefeye, Platon’a, Aristoteles’e, Locke ve Kant’a bakmamız gerekir. Erdemlilik, güzellik ve gerçeklik, üretilmesi gereken süreçlerdir.

  

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.