Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Trabzon’da Mucizevi Buluşma (8)

"Yanılmıyorsam 1943 yılının Ekim ayında Ankara'da bir sergi açmak istemişsiniz ve yer bulunamadığından sergiyi ilginç bir yerde açmışsınız. O sergiden biraz bahsedebilir misiniz?"

 

"Uzun zamandır açmak istediğimiz Ankara sergisine bir türlü müsait yer bulamıyorduk. Ancak açmayı da çok istiyorduk. Bir teklif üzerine sergiyi Ankara-Kutlu Pastanesinde 6-21 Ekim tarihlerinde açtık. Bu bizim için de ilk oluyordu."

 

"Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün ziyaret ettiği sergi çok büyük bir ilgi gördü ve çok ziyaretçi geldi. Ben ve eşim Eren Eyüboğlu'na ait otuz altı eser vardı. Eserlerin hemen hemen hepsi satıldı."

 

Yine aynı yıllar atölyenizi ziyarete gelen İngiliz gazeteci ve sanat tarihçisi Derek Patmore, Türk resmiyle ilgilendiğini, bir koleksiyonu olduğunu size söylemiş ve çok iyi bir resminizi sizden istemiş. Bu olayı bize anlatır mısınız?

 

"Evet, senin de dediğin gibi benden iyi bir resmimi istedi koleksiyonuna katmak için. Yeni bitirdiğim resmi ona göstererek bu resimde yapmak istediğim her şeyi yaptığımı söyledim. Daha resim ıslaktı ve de henüz imza atmamıştım."

 

"Resmi gördükten sonra hemen almak istedi. Ne dediysem vazgeçiremedim. Gazetecinin resmi bırakmaya hiç niyeti yoktu. Dediğini de yaptı ve resmi aldı. İçim acıdı; ancak vermek zorunda kaldım. Sadece bir fotoğrafını çekip sakladım."

 

"Size o resimle ilgili bir gelişmeyi anlatacağım. Eminim çok hoşunuza gidecek. Efendim, yıllarca hayıflandığınız ve kimseye gösteremediğiniz 'Han Kahvesi' resminizi yıllar sonra Patmore, Amerika'ya satar. Aileniz bu resmin izini sürer, ama nafile! Resmi bulamazlar. Yıl 2011 olur ve bir haber gelir ailenize! Resim, Dışişleri Bakanlığı koleksiyonundadır! Kim aldı, nasıl aldı, bilmiyorum; ama alanın atasına rahmet dileyelim."

 

Hay sen çok yaşa!

"Efendim, nasıl resim yaparsınız? Masada mı yoksa iskemlede oturarak mı çalışırsınız?"

 

"Hiç akla gelmeyecek bir şekilde çalışırım. Bir ayağımın üstüne bağdaş kurarak çalışırım."

 

"Öyle oturmak sizin için zor olmuyor mu?"

 

"Bir ayağımın üstüne bağdaş kurarak yerde otururum. Sanki dünyanın en rahat koltuğunda oturuyormuş gibi saatlerce hiç istifimi bozmadan otururum. Büyük rahatlık ve çeviklikle de 'hop' diye ayağa kalkarım. Ne sırt ağrısı, ne de bacak tutulmasından şikâyetim olurdu."

 

"Efendim, günde ortalama kaç saat çalışırsınız?"

 

"Yirmi yıldır günde en az on dört saat çalıştım. Ya yazdım, ya boyadım!"

 

"Resim yaparken neye dikkat edersiniz veya neyi beklersiniz? Sabahı mı, güneşi mi, akşamı mı? Sizin için doğanın bir resmini yapma zamanı var mıdır?"

 

"Göklerden silik para renginde bir gök! Günlerden sabahın beşinde başladığı için özlü bir sakız gibi uzayan ılık bir gün!"

 

"Avcılar, ava çıkmak için nasıl diz boyu kar ve yelkenli gemiler kımıldanabilmek için nasıl hasretle dolgun bir rüzgar beklerse biz de güneşli günleri böyle bekleriz!'

 

"Biz bu günleri niçin mi bekleriz? Kısaca açık havada resim yapabilmek için... Birçok bayrağa bağdaş kurup yerleşen ve altın saçlarıyla bıyıkları arasında gülen kabadayı güneşlerden umacıdan korkan çocuklar gibi korkarız!"

 

"Çünkü gözleri birkaç bulutla kapanmayan çırılçıplak bir güneş

Mevzularımızı siler süpürür ve karşı çatılardan, damlardan, sırtlardan emdiği bu kadar rengi götürür, bir deniz parçasına boşaltır."

 

"Bakarsın o deniz parçası parlatılmış bir çelik gibi pırıl pırıl yanar! Halbuki ötede bu kadar kuvvetli bir renk, boy ölçüşecek bir tek renk yoktur. Armoni, çoktan bir tabiat parçasından ürkmüş ve havalanmıştır. Bu armoni noktasının farkında olmadığı içindir ki bütün kartpostallar banal olmaya mahkûmdur."

 

"Bu gümüş göğün altında sabahın beşinden beri çalışıyoruz, yani tam yedi buçuk saattir. Bir arı inadıyla önümüzdeki bahçede renk topluyoruz. Karşımızdaki kavuniçi renkte duvarlara iri beyaz güller gibi takılıp kalan bulutlar var. Bulutların bir ucu bize değse yol kenarındaki ağaçlara gölge olup ayaklarımın ardına serilecek kadar yere inmeye heveslenmiş, öteki ucu Boğaz'a karışıp akıyor."

 

"Fakat göklerden çok bahsettik, yere inelim. Arkamızda yaman bir seyirci kafilesi var. Gözleri fırçalarımıza takılıyor!"

 

"Seyirci, ressamı rahatsız etmiyor mu?"

 

"Etmez mi? Bu inatçı seyirci gözleri yüzünden açık havada bir türlü çalışamayan bir sürü ressam vardır. Çıplak bir güneşten korktukları kadar bu seyircilere sinirlenen ve omuz başında resim yapışını seyredenler görünce kutusunu kapatıp başka yere hicret eden arkadaşlarım var."

 

"Efendim, siz ne yapıyordunuz bu seyirci karşısında?"

 

"Ben, bu seyirci arasında o kadar saf, güzel yüreklere tesadüf ettim ki onlara sigara verip kahve ısmarladığım günler oluyordu. Onların içinde havada uçan bir bulutu, bir kırlangıç gibi yakalayıp muşambaya çivilediğim için, bana bir sihirbaz diyenler oldu."

 

"Onların içinde yedi saattir çalıştığımı ve tuvalin üstüne acayip bir sürü renkler koyduğumu görünce bana bütün yürekleriyle acıyanlar, bana bu kara sevdadan vazgeçmemi tavsiye edenler oldu."

 

"Hep merak etmişimdir; bir ressam yaptığı tablonun bitip bitmediğini nereden anlar?"

 

"Vallahi ben renk peşindeyim. Benim anladığım, resim hiçbir zaman bitmiyor. Biten bir şey oluyor; ama resim değil de çoğu zaman boya bitiyor. Fırça bitiyor. Ve sabır bitiyor ve de en kötüsü ömür bitiyor!"

 

"Renk demişken, bir rengi ayrı tuttuğunuzu biliyorum. Hatta bunu torununuz Rahmi'ye söylediğimde o da tasdik etti. Sizin renklerin içinde bir mor hayranlığınız var! Ne dersiniz doğru mu düşünüyorum?"

 

"Doğru düşünüyorsun! Paris'te yazdığım şiirle size yanıt vereyim!"

 

Yeşilden, mordan, pembeden

Bahar inceden inceden

Paris, baharı bulanık.

Serde ressamlık var azıcık

Bütün gün mor üzerine çalışmışım

 

Boğazıma kadar mora gömülmüşüm

Kırk yıllık emektar baş ağrılarım mor

Sen nehri bal rengi, Eyfel kulesi mor

Bu yüz morardıkça morarıyor

Kanlıca sırtlarında bir yerde akşam oluyor.

 

"Efendim, en çok hangi yazarları okudunuz? Hangilerinin tesiri altında kaldınız?"

 

"Bazen biri, bazen öteki! Gün oldu 'Cervantes'ten ötesi yalan!' dedim. Gün oldu 'Gogol!' dedim. Gün oldu 'Balzac!' dedim. Sonra Amerika'da alicengiz romancılar peydah oldu. Sonra bizimkiler silegeldiler."

 

"İşin tuhaf olduğu kadar hazin tarafı şu: Sahici edebiyat sevgisini evvela yabancı dillerde tatmış olmanız! Hâlbuki edebiyat demek, dil demek! Dil demek, anadili demek! Bir tek kelimenin içinde kaç çeşit ses, kaç çeşit renk, kaç çeşit lezzet var! Böyle olduğu halde edebiyat sevgisini yabancı dillerden tatmak, kendi dilimizin imkânlarını bir yabancı dilden öğrenmemizi beklemek tuhaf olduğu kadar üzücü değil mi?"

 

"Karacaoğlan'ı, Yunus Emre'yi, Dadaloğlu'nu, Pir Sultan'ı, Kağızmanlı Mustafa'yı, Veysel'i tam manasıyla tadabilmek, onları herkese tattırabilmek için bir yabancı dil bilmek şart! Başka türlü onların boylarını ölçmek mümkün değil ki... Aynı şeyi bir Rimbaud söylemiş, bir de bizimkilerden birisi söylemiş. Birisi yüz sayfa yazmış; öteki bin mısra, beriki bir tek beyit!"

 

"Bunlar arasındaki münasebetleri, bağları, çıkış noktalarını, ayrılış noktalarını, kelimenin nerelere kadar uzanabildiğini tam manasıyla kavrayabilmek için hiç olmazsa bir tek dil bilmek şart! Ama birisi çıkar der ki 'Falanca edebiyat adamı, bir tek dil bilmiyordu. Hâlbuki harikalar yarattı!' Evet, ama o bir dahi idi! Sözümüz dâhilerden dışarı! Allah cümlemizi dâhilerin şerrinden korusun! Bana öyle geliyor ki sanat adamlarının çektiği en büyük işkence dahiler yüzündendir!"

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar