Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Trabzon’da Mucizevi Buluşma (3)

Akademide nasıl bir öğrenciydiniz?

 

"Akademiyi birincilikle bitirdim. Atölye hocam Çallı'ya ve mitoloji hocamız Ahmet Haşim'e bayılırdım. Çallı, basmakalıp şeyler öğretmez, bize kendi mizacımıza göre bir yol sağlardı! Haşim'e gelince mitoloji dersinde bize yolda rastladığı bir sıpanın kocaman gözlerini, yumuşak kulaklarını anlatırdı!"

 

Ayrıca beşyüz kelimelik hikâye müsabakasında birincilik kazandığınızı biliyorum. Anlatmanız mümkün mü?

 

"Ümitsiz! 'Ümit var mı kaptan? Allah aşkına kurtulacak mıyız?' Korkudan bembeyaz kesilen dudaklardan dökülen bu tükenmez sualler kaptanı ürpertiyordu. Gemisinin kemiklerini çatırdatırcasına sarılan dalgalardan değil, gönlüne soğuk bir alev gibi uzanan bu bitip tükenmek bilmeyen suallerden korkuyordu."

 

"Onlara ne diyebilir, onları nasıl temin edebilirdi? İhtiyar kaptana uzanan istifham çengelleri havada asılı kaldı ve sessizce kamarasına çekilen bu ihtiyar denizcinin gözlerinde beliren iki damla yaşı, vapurun küçük bir yolcusundan başka kimse görmedi."

 

"Bütün dikkati ile kaptana bakıyor; o bir parça ümit, bir parça teselli dilemeye çalışıyordu! Fakat nerde! Bir parça ümit beklediği gözlerden bütün cesaretini parça parça eden iki iri damla yuvarlanmıştı"

 

"Şimdi büyük bir bitkinlikle bir köşeye çöken bu yavru on üç on dört yaşlarında vardı. Gözlerinde nihayet bir acı, titreyen soluk dudaklarında büyük bir korkunun izleri vardı. Onun küçük kalbinde pek kocaman bir korkusu vardı."

 

"Bu korku şüphesiz ihtiyar kaptanın korkusundan pek büyüktü. İşte şu karşıdaki feci bir levha vardı ki, onu seyrede ede yüreciği tükenmişti. İki küçük yavruya sarılan şu kadın annesidir. Korkudan annelerinin kolları altına sinen iki küçük onun sevgili kardeşçikleriydi."

 

"Annesi durmadan yavrularının sarı bukleli saçlarını öpüyor, onlara 'Korkmayın yavrularım!' derken o kadar korkuyor ki... Titreyen kardeşleri, annelerinin titrediğini anlamıyor, fakat o bunu görüyor, duyuyordu. Ölüm haykıran dalgalar bu yavruyu ürkütmüyor, fakat şu feci manzara onu bitiriyordu."

 

"Sabahtan beri denizin içerisinde binlerce girdap korkunç ağızlarına yolcu vapurunu çekmek için uğraşıp duruyor. Amansız pençeler vapurun ta gövdesine kadar uzanıyor, tırmalıyor, tırmalıyordu. Dalgalar yeşil alev gibi geminin etrafını yalıyor, demir cendereler gibi kemiklerini çatırdatıyor. Artık ümit yokmuş. Bu haber, bir ölüm rüzgarı gibi bütün gönüllerde esti."

 

"Vapur su almaya başlamış, tahlisiyelerin bu denizde ceviz kabuğu kadar hükmü yokmuş. Birbirini hiç tanımayan yolcuları ölüm korkusu aynı zincirle birbirine bağlamıştı. Her gözde aynı fırçadan damlayan bir akis vardı."

 

"Ümitsiz yavru çömeldiği yerden doğruldu. Annesinin aynına gelmişti. Anne bu bitkin yavruyu süzdü ve 'Gel, gel sen de kardeşlerinin yanına!' Çocuk gözlerini annesine dikmişti. Bu uzun sürdü. Yaklaştı, kardeşlerini öptü. Annesine sarıldı.mAnnenin gözlerinden yuvarlanan iki damla yaşı sildi, onu öptü öptü."

 

"Perişan anne küçüklere daha sıkı sarılırken, ümitsiz çocuk sendeleye sendeleye uzaklaşıyor ve birbirine çarpan ön dişleri arasından şu cümleyi çiğniyordu! 'Hayır, onların ölümünü görmek istemem!' Canı gibi sevdiği bu mahlukların dalgaların siyah kucağına gömüleceğini düşündükçe asabı fena halde bozulan yavru adeta çaldırmıştı. Küçük yavruları kanatları altına alan perişan anne, bu çocuğun gözlerinde tutuşan çılgın parıltıyı görmemişti."

 

"Kaptanın dediğine göre bu mucize kabilinde bir şeydi. Akşama doğru ufukta bulutlar tutuşurken kuduran dalgalara bir sükunet gelmiş ve nihayet beklenilmeyen halas güneşi doğmuştu."

 

"Kaptan yeniden dünyaya gelmiş bir insandı. Yolcular korkulan rüyadan uyanmışlardı. Yüzlerdeki sevinç izleri dünkü öldürücü heyecanın henüz gayip olmayan kırışıklıklarına karışmıştı. Tayfalar perişan halde vapuru temizlemeye çalışırken yolcular da eski neşeyi bulmaya gayret ediyorlardı. Bu aralık tiz bir feryat yeni doğan neşe ve sükunet bebeğini gene ürküttü! 'Yavrum, neredesin, nerede?' Her tarafı aramışlar, fakat zavallı kadının bedbaht yavrusunu bir yerde bulamamışlardı. Anne bayılmıştı."

 

"Biricik annesinin sevgili kardeşçiklerinin feci ölümünü seyretmeye gönlü razı olmayan ümitsiz yavru, ümidini gömdüğü denize kendisini de çoktan fırlatmıştı. Kuduran deniz, zarif vücudunu kucağına almış ve ancak o zaman sükunet bulmaya başlamıştı."

 

Efendim izninizle özel hayatınızdan devam etmek isterim.

 

Ne istiyorsan sorabilirsin Turhan Reis!"

 

Eren hanımla aşkınız nasıl başladı?

 

"1932 yılının başında Türk Talebe Müfettişliği, ağabeyim Sabahattin Eyüboğlu'nu Paris'e çağırır. Ağabeyim de beni alarak Paris'e birlikte gittik. Paris'e bu ilk gelişim mucizelerle doludur!"

 

"İlk mucize, Cemal Tollu mucizesidir! Cemal Tollu'nun Paris'te Andre Lhote atölyesinde olduğunu öğrendim. İşte tam bu sıralarda Ali Çelebi'nin bir resmi Almanya'dan Cemal Tollu'nun evine gelmişti. O akşam Türk öğrenciler Cemal Tollu'nun evinde buluşarak bu resmi tartışacaktık."

 

"Hem Cemal Tollu'yu hem de çok tanınan bu atölyeyi görebilmek için sabırsızlanıyordum. Cemal Tollu'nun devam ettiği bu atölyeye giderek davete katılmak için evinin adresini de öğrenmek istemiştim. Geze geze adresi buldum ve kapıyı çaldım. Bil bakalım kapıyı kim açtı?"

 

Eren hanım?

 

"Şimdi geldik Ernestine hanım mucizesine.Evet, ama o zamanki adı Eren değil! Üstü başı, eli, yüzü, gözü yağlı boya lekeli, henüz yirmi dört yaşından gün alan Ernestina Hanım açtı. Beni içeriye davet etti ve ne istediğimi sordu. Cemal Tollu'da bir davet olduğunu ve adresi öğrenmeye geldiğini söyledim."

 

"Henüz gelmedi buyurun, oturun, bir kahve için!' deyip mutfağa geçti. Elinde bir fincan kahveyle geldi. Ben kahveyi aldım ve bekleme salonunda oturmaya başladım. Bekleme salonunun bütün duvarları, öğrencilerin resimleriyle doluydu. Çok büyük dikkatle resimleri incelemeye başladım. Ernestina hanım baktığımı görünce:

 

"Bana en çok sevdiğiniz üç tuvali gösterir misiniz?"

 

"Sıkılgan, biraz da dalgındım. Fransızcam da çok iyi olmadığı için hemen cevap vermedim. Tekrar soruyu sorunca ıkıla sıkıla cevap verdim."

 

"Şu duvarda sol başta üçüncü tuval!"

 

"Ernestina hanımın birden bütün vücudu kasıldı, hayretle irkildi!"

 

"İkincisi karşı duvarda sağ üst köşenin hemen altındaki peyzaj!' deyince Ernestina hanım, kıpkırmızı kesildi."

 

"Üçüncüsü sağ duvarın tam ortasındaki natürmort!"

 

"Ernestina hanım gülmeye başladı. Onca resimden onun üç resmini seçmiştim. Bu da Ernestina mucizesidir. Akşam Cemal Tollu'nun partisine birlikte gittik. Bu aşk masalı işte böyle başladı."

 

Parti nasıl geçti?

 

"İlk kez beraber gittiğimiz partide başıma bir olay geldi. Orada bulunan taze bir resme sürününce ağabeyimden ödünç aldığım gömlek fena halde lekelendi ve mucize devam etti. Gömleğin temizliğiyle Ernestine Hanım meşgul oldu.

 

Paris'te kaldığım kısa sürede arkadaşlığımız devam eder. Her gün oraya buraya, sergilere giderek birbirimizi tanımaya başladık. Ok yaydan çıkmış, fena halde birbirimize abayı yakmıştık."

 

Eren Hanım orada eğitim için mi bulunuyordu?

 

"Evet, Romanya'dan eğitim için gelmişti. Ancak bazı sıkıntılar yakasını bırakmadığı için o da epeyce zorluk çekmişti. O sıralar Ermestine hanıma Bükreş'ten Paris'e yollanan aylıklar, dünyayı kasıp kavuran krizden ötürü bir türlü zamanında ulaşmamaktadır. Ernestine hanım da Lhote atölyesinin aidatlarını ödemekte çok zor durumda kalmaktadır."

 

"Andre Lhote, Romen kızı Ernestine'yi sınamış, beğenmiş ve ona güvenmişti. Bu gelişmelerden dolayı onun ayrılmasını istemediği için ona reddedemeyeceği bir teklifte bulunmuş."

 

"Lhote, Romen kızı Ernestine'e atölye sorumlusu olmasını teklif etmiş. Ernestine atölyedeki tuvaller, fırçalar, yağlar, incelticiler, şövaleler ve her türlü malzemenin istenildiği anda hazır bulunmasına ve öğrencilerle malzeme ilişkilerinin yürütülmesine göz kulak olacaktır."

 

"Her öğleden sonra atölyeyi o açacak ve akşamdan o kapatacaktır. Buna karşılık Lhote, ondan bir ücret talep etmeyecektir. Ernestine hanım bu teklifi kabul eder ve işe başlar."

 

-DEVAMI HAFTAYA-

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar